Anne ve Baba olarak nasıl bir çocuk yetiştirmeliyiz?

Anne ve Baba olduğumuzda çocuğumuzu büyütürken nihai hedefimizin, Kendine güvenen ve kendi yeterliliğine inanan, Kendi ile barışık, komplekslerden arınmış, Kendi duygu ve düşüncelerini, hata yapmaktan, eleştirilmekten korkmadan ifade edebilme cesaretine sahip, Neyi istediğinden ya da neyi istemediğinden emin olabilen, Bulunduğu yaşın, durumun ve dönemin gereklerine göre sorumluluk alan ve sorumluluklarını sonuna kadar sürdüren, Arzularına ve hedeflerine ulaşmak için çabalamaktan vazgeçmeyen( inatlaşma değil), Bütün bunların yanında ölçüyü kaçırmadan, kendisine ve çevresine duyarlılığı kaybetmeden, kendi hayatını ertelemeden yaşayabilen bir insan canlısı yetiştirmek olduğunu düşünüyorum. Çünkü, ertelenen şeyler içerisinde telafisi olmayan tek şeyin; yaşamadığımız, yaşayamadığımız, belki de sonraki zamanlarda hep daha iyisini yaşayacağımız hayaline inanarak kendimizi avuttuğumuz, fakat hiç bir zaman da hayal ettiğimiz gibi yaşayamadığımız, kendi hayatımız olduğuna inanıyorum Yukarıda bahsettiğim maddelerin tümü özgüveni anlatmaktadır. Özgüven; her şeyi ben bilirim, her şeyi ben yaparım, herkes beni beğenmeli, herkes beni sevmeli, herkes benim beklentilerim ve isteklerim doğrultusunda davranmalı, hata yapmamalıyım ve beni kimse eleştirmemeli düşüncesinin hakim olduğu bencillikle aynı değildir. Özgüven; benim bu konuda farklı bir fikrim var, ben şu konularda kendimi daha yetkin hissediyorum, ben değerli biriyim ve kendi özelliklerimin farkındayım, sorumluluk almam gereken konularda hata yapmaktan korkmam, eleştirilmekten çekinmem, hatalarımın düzeltilmesinden de alınmam diyebilmektir. Özgüven gelişiminde etkili olan faktörler nelerdir? 1. Genetik 2. Biyolojik 3. Ailesel 4. Çevresel Özgüvenli olup olmamamız sadece ailesel faktörlerle belirlenen bir özelliğimiz değildir. Bunun yanında genetik, biyolojik ve çevresel faktörlerde oldukça belirleyici olmaktadır . Burada ailesel faktörlerden bahsedilecektir. “Çocuklar beyaz bir sayfa gibidir, onları istediğin gibi resmedebilirsin ya da çocuklar tıpkı bir hamura gibidir, onlara istediğin şekli verebilirsin” seklinde bilinen ve çoğu zaman da anne ve babada şiddetli suçluluk duygularına neden olan yanlış inanış vardır. “Bence armut, her zaman değil de çoğu zaman dibine düşer, fakat bazı koşullarda armut dibine düşmez. Hatta armudun dibine düşmemesi, dibine düşmesinden daha da hayırlı olur bazen. Ama mantıklı ve geçerli olan da armudun çoğu zaman dibine düşmesidir. Sonrasında belirleyici olan şey de, armudun cinsi ve niteliği olacaktır. Bir çocuğun doğru ve doğal seyrinde gelişebilmesi için, anne babanın yapması ve yapmaması gereken bir çok önemli şeyler vardır. Fakat aynı zamanda, anne baba olarak yapabileceğimiz şeylerin de sınırlı olduğunun farkında olmalıyız. Çünkü, bazen ne kadar doğru şeyler de yapsak, yanlış şeyler yapsak sonuca çok fazla tesirimiz olmayabilir. Anne baba öncellikle, resmedilecek sayfanın beyazlık tonunu anlayabilmeli, sonra kabul etmeli, sonrada bu sayfada hangi renkleri kullanırsam doğru resmi ortaya çıkartabilirim diye kafa yormalıdır. Ya da şekil verilecek hamurun önce kıvamını anlayabilmeli, sonra kabul etmeli, sonrada bu kıvamdaki hamurdan doğru şekli nasıl yapabileceğini öğrenmelidir. Peki özgüvenli bir çocuk yetiştirmek için nasıl bir anne baba olmalıyız? 1. Öncelikle kendi bireysel ruh sağlığımızın ve özgüvenimizin ne durumda olduğunun farkında olmalıyız. Kendine güvenmeyen, devamlı tedirgin, telaşlı, kaygılı, stresli, sinirli ve mutsuz olan bir anne babanın kendisine bir hayrı olmayacağı gibi çocuğunun sağlıklı bir şekilde gelişmesine de katkı sağlayamayacağı açıktır. Bilâkis bu gibi psikolojik sıkıntılara ve strese sahip anne ve babalar, çocuğun gelişiminde önemli sorunlara neden olabilecek şekilde davranış ve tutum sergileyeceklerdir. 2. İyi bir anne baba olmadan önce; doğru kişiyle, doğru zamanda hayatını birleştirdiğine ve sağlıklı bir aile olabileceğine inanmalısın. Sağlıklı ve mutlu bir aile inşa etmek için emek vermelisin ilişkiye, samimi ve dürüst olmalısın kendine, karşındakine ve ilişkine. Kendi beklentilerin ve isteklerinin yanında, aile olmanın ve birlikte yaşamanın da getirdiği sorumlulukların farkına varmalısın ve onları yerine getirebilmek için özveride bulunman gereken durumlar ve dönemler olacağını aklından hiç çıkarmamalısın. Çünkü sağlıklı ve mutlu bir çocuk ancak tüm aile bireylerinin kendilerini huzurlu, mutlu, değerli, güvende hissettiği ve genel olarak beklentilerinin ve ihtiyaçlarının karşılandığı bir aile ortamında yetişir. Aile içindeki huzursuz ve mutsuz ortam, kapalı bir ortamda devamlı sigara içilerek kirletilen havaya benzer. Böylesine kirletilen hava sigara içenler kadar içmeyenlere de zarar verir. Özellikle de gelişimini henüz tamamlamamış çocuklara. Çünkü çocuklar için aile, hayata açılan pencere gibidir. Aile olduğumuza, bu ailenin sürdürülebilir olduğuna inandığımızda, anne baba olma sorumluluğunu kendimizde gördüğümüzde büyük ölçüde çocuk sahibi olmak için yeterli bir zemin oluşmuş demektir. Çocuk olduktan sonra nasıl bir yol izlemeliyiz? Sahiplenmek, sevmek, şefkat göstermek, Sağlıklı birer yetişkinin, anne ve baba olduktan sonra yavrusunu sahiplenmesi, sevmesi ve şefkat göstermesi içgüdüsel bir durumdur. Anne ve babada bu gibi duygular doğalında oluşmuyor, hatta bunun tam tersi çocuğu kabullenmeme, reddetme gibi durumlarla karşı karşıya kalınıyorsa bu önemli bir psikiyatrik sorunun belirtisi olabilir. Özellikle de annede doğum sonrası ortaya çıkan depresyon (mutsuzluk, karamsarlık, yetersizlik, hayat enerjimizin azalması demektir) ve psikoz (gerçeği değerlendirme yetimizin bozulması demektir) hem annenin hem de bebeğin sağlığı için tehlikeli olan önemli psikiyatrik hastalıklardır. Bu gibi durumlarla karşılaşıldığı zaman muhtemel bir ilaç tedavisi gerekeceği için mutlaka psikiyatri uzmanından yardım alınmalıdır. Yine anne ve babanın ; bebek bakımı, emzirme, beslenme gibi konularda çocuk doktorlarından danışmanlık ve eğitim almaları yüklerini önemli ölçüde hafifletecektir. Böyle bir profesyonel desteğe ulaşmanın pek mümkün olmadığı durumlarda, kendi büyüklerimizin tecrübelerinden yararlanmak ta önemli alternatiflerden biri olacaktır . “Bozulan ve kırılan şeylerin düzeltilmesi ve yeniden onarılması her zaman mümkündür. Fakat hiç bir zaman aslı ile tamamen aynı özelliğe ve niteliğe sahip olamayacaktır”. Kırılan yada bozulan şey, çok değerli bir eşyanız, hiç bir zaman vazgeçmeyeceğiniz sağlığınız, canınız, cananınız ya da sonrasında hep bir tarafı kanamaya hazır yara olarak kalacak kalbiniz olabilir. Bir yere kadar telafisi de, düzeltilmesi de mümkündür aslında bu yaşadıklarınızın. Yaşanan şeyler ne olursa olsun, ne kadar düzeltilirse düzeltilsin, kişi benzer darbelere tekrar tekrar maruz kaldığında; yine aynı yerden kırılmaya, yine aynı şekilde kanamaya ve belki de bu sefer telafisinin daha da güç olacağı ağır sonuçlarla karşı karşıya kalmaya açık olacaktır. Bu nedenledir ki, öncellikle kırmamaya ve bozmamaya özen göstermeliyiz. Bize düşen nedir? 1. Doğru iletişim ve ilişki kurmak, 2. Sorumluk almak ve sorumluluk vermek, 3. Aşırı müdahaleci olmamak, 4. Aşırı koruyucu kollayıcı olmamak, 5. Hoşgörülü olabilmek ayni zamanda sınır koyabilmek, 6. Çocuğun sosyalleşmesini desteklemek ve geliştirmesine olanak sağlamak, 7. Çocuğun ilgili ve yetenekli olduğu alanları keşfetmek ve bu konulara yönlendirmek, 8. Akademik eğitimini ve gelişimini çocuğun kapasitesi ölçüsünde planlamak ve desteklemek. (bizim beklentilerimiz ve isteklerimize göre değil) 9. KISACASI ÇOCUĞUMUZU BUYUTURKEN BILGILI SAHIBI, EGITIMLI VE ANLAYSLI REFAKATÇİ EHLIYETINE SAHIP OLMALIYIZ. 1.Doğru iletişim ve ilişki kurmak, Çocuklara zaman ayırmak sadece bizim onlara bahşettiğimiz bir lütuf değildir. Bu zaman dilimi, hem ebeveynin hem de çocuğun ihtiyaçlarının ortak paydasıdır aslında. Yani sadece biz onlara zaman ayırmıyoruz, aynı zamanda onlarda bize zamanlarını ayırıyorlar. İletişim ve ilişki kurmanın birinci şartı, çocuklarımıza zaman ayırmak ve onlarla birlikte vakit geçirebilmektir. Çünkü çocuklarla birlikte zaman geçirmeden, oyun oynamadan, ilgilenmeden, onların büyümelerine ve gelişimlerine şahit olmadan ya da varsa gelişimindeki aksaklıklara müdahale etmeden sağlıklı bir iletişim ve ilişki kurmanın imkanı ve ihtimali yoktur. Çocuklarımıza ayırdığımız zaman dilimini nasıl geçirmeliyiz diye bir soru kime sorulursa sorulsun genelde alınacak cevap kaliteli bir zaman geçirmek olur. Ben çocuklarla geçirilen zamanın nasıl ve ne şekilde olursa olsun (sağlıksız olayların yaşandığı durumlar hariç , bu durumlardan sonraki yazılarımda bahsedeceğim) hiç bir zaman kalitesiz olabileceğine inanmıyorum. Çünkü asıl kalitesiz ve yaralayıcı olan şeyin, çocuklara hiç vakit ayırmamak ve onları ihmal etmek olduğunu düşünüyorum. Bana göre çocuklarla geçirilen zaman diliminin, daha verimli ve sürdürülebilir olabilmesi için, çocuk ve ebeveyn arasında karşılıklı hissiyatın oluşması ve olumlu duygu geçişlerinin yaşanması gereklidir. Çocuklara ayrılan zamanı bir iş veya görev olarak algıladığımızda, ne bu hissiyat oluşur, ne bu duyguları yakalayabiliriz, ne de bu durumu sürdürebiliriz. Çocukla birlikte olunan zaman diliminin daha verimli değerlendirilebilmesi ve bu durumun daha uzun süre devam ettirilebilir olması için bazı şeylere biraz daha fazla özen göstermek gerekecektir. A. Anne ve Baba, çocukları ile aile olarak vakit geçirmenin yanında, birebir anne-çocuk ve baba-çocuk olarak da vakit geçirebilmelidir. Bu durum hem ebeveynlerin ayrı ayrı dinlenmelerine, (özellikle annenin) hem de ebeveyn çocuk ilişkisinin daha da güçlenmesine (özellikle babanın) katkı sağlayacaktır. B.“ insanlar rahatsız olduğu şeyleri karşısındakine izah ederken, bunu nasıl söylediğinin değil de ne niyetle söylediğinin daha önemli olduğunu söylerler”. Bu doğru bir söylem değildir aslında. Önemli olan ne düşündüğümüzü, ne hissettiğimizi, ne istediğimizi ya da ne istemediğimizi hangi dili kullanarak ifade ettiğimizdir. İnsanlar kendileri ifade ederken genelde suçlayıcı, yargılayıcı ve önyargılı mesajlar içeren sen dilini kullanmayı tercih ederler. ( sen bunu hep yapıyorsun, sen adam olmazsın, sen ne biçim bir çocuksun, sen hayatımı mahvettin..). Aslında bu dil kendimizi anlatmak için yaygın olarak kullandığımız bir dildir. Bazen bu dil işe yarayabilir de, tabi ki burada karşınızdaki kişinin bir derdiniz olduğuna inanması, tam olarak ne anlatmak istediğinizi odaklanması, sizi gerçekten anlamak için dinlemesi ve dinlediğinde de anlayabilecek yeterlilik ve anlayışta olması gerekecektir. Kişinin, kendi derdini anlatırken anlaşılmayı sadece karşısındakinin insafına, inisiyatifine ve anlayışına bırakması geçerli bir iletişim biçimi değildir. Bu nedenledir ki, kişi ne hissettiğini, ne düşündüğünü ve ne beklediğini geçerli ve doğru ifade etme biçimi olan ben dilini kullanması daha etkili olacaktır. (Ben bu davranışın doğru olduğunu düşünmüyorum, annenle böyle konuşman sana yakışmıyor bence, bana bu şekilde davrandığında canım çok acıyor, planın yoksa hafta sonu seninle sinemayı gitmeyi çok isterim.....) 2. Anne baba olarak bizim çocuk büyütürken, hem sorumluluk alabilecek yeterlilikte hem de sorumluluk verilebilecek bilinçte olmamız gerekir. Çocuklarımızın yaşına, gelişim düzeyine ve kapasitesine uygun sorumluluklar verebilmeliyiz. Aynı zamanda bu sorumlulukları sonuca ulaştırılabilmeleri içinde yeteri sabrı göstermeli ve onları desteklemeliyiz. Gerçekçi ve ulaşılabilir hedefler koymalıyız ve koymalarına yardımcı olmalıyız. Anlamsız hayal kırıklıkları yaşamamak ve yaşatmamak için. Başarının sadece istediğimizi elde etmek olmadığını, asıl başarının istediğimizi elde edebilmek için sorumluluk almak ve bu sorumluluğu da sonuna kadar sürdürmek olduğunu öğretmeliyiz. Sorumluk alan ve sorumluluklarını sürdüren kişinin mutlaka başarıya ulaşacağını, hatta sorumluluk almanın bile, başlı başına önemli bir başarı olduğunu yerleştirmeliyiz zihinlerine ve zihnimize. Yaşamın içinde hata yapmanın, yanılmanın ve yanlış yapmanın bir hak olduğunu, fakat aynı hataları tekrar tekrar yapmanın ya da hata yapmamak için tekrar denememenin ciddi bir sorumsuzluk olduğunu bilmeliyiz ve bildirebilmeliyiz yavrularımıza. Sorumluluk bilincine sahip olmadan, sorumluluk almadan sadece yüksek zekâ ile başarıya ulaşamayacaklarının da farkında olmalarını sağlamalıyız. Çünkü yüksek zekâya sahip olmak tek başına başarıyı elde etmede yeterli değildir. Yüksek zekâ doğru kullanıldığında sadece fark yaratan bir faktördür. Sorumluluk bilincine sahip olmayan ve aynı zamanda; zeki olan, zeki olduklarına inanan ya da zeki olduklarına inandırılan bireyler, hayatın içinde, ya gerçekten kapasitelerinin altında yaşam standartlarına sahip olacakları ya da hak ettikleri yaşam kalitesini bir türlü yakalayamayadiklarına inandıkları için çoğu zaman tatmin edici ve mutlu bir yaşam süremeyeceklerdir. Kısacası başarısızlık ve mutsuzluğun en temel nedeninin SORUMSUZLUK olduğuna inanıyorum. Saygılar Çocuk ve Aile Psikiyatrisi Uzm.Dr.Mahmut DEMİR